Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Daha önce zaman zaman Tatyos Bey'in yerine nöbetçi muhabirlik yapan Frank ,artık birbirinden ilginç röportajlarıyla Pazar günlerimizi renklendirmeye karar verdi. İlk konuğu Dr. Selçuk Topal. Dr. Topal, lisans ve yüksek lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümünde tamamladıktan sonra Oxford Üniversitesi Astronomi bölümünde doktorasını yapmış. Türklere astronomiyi sevdirmek konusunda kararlı bir mücadele yürüten Dr. Topal bu çabasını sosyal ağlarda açtığı hesapların yanısıra Hürriyet gazetesi ve STEM&MAKER daki yazılarıyla sürdürüyor.

Dr. Topal'ı kişisel web sitesinden ve twitter hesabından takip edebilirsiniz.

Keyifli okumalar.

Selçuk TopalBilim insanı olmaya çocukken karar vermişsiniz gibi bir duruşunuz var. Öyle mi?

Çocukken sanırım karar verdiğim tek şey elime aldığım iş ne olursa olsun başarılı olmaktı. Şimdi olduğum gibi; bilim adamı olayım, diğer galaksilerde Güneş gibi yıldızların oluştuğu moleküler gaz bulutlarının fiziksel özelliklerini çalışayım veya şu içinde bulunduğumuz evreni daha iyi anlayayım diye spesifik bir idealim yoktu. Lise sonuna kadar aslında benim için durum buydu. O yaşlardaki gençlerin hepsini bekleyen sınav duvarını ben de aşmak istiyordum. Duvarın arkasında ne var, duvarı geçtikten sonra ne yaparım tam olarak bilmiyordum. Üniversite giriş sınavı sonrası yapmış olduğu 18 üniversite tercihinin ilk sırasına iktisat, fakat ancak 15. sırasına astronomiyi yazan biri ‘ben hep bilim insanı olmak istiyordum’ diyorsa yalan söylüyordur. Gel gör ki 15. tercihim çıktı ve astronomi okumaya başladım. Sevdim ve başarılı oldum. Seversen başarılı oluyormuşsun onu bizzat yaşayarak öğrendim. Oxford’a kadar gittim. Şu an geciken su faturanı ödediğin asık suratlı banka veya belediye görevlisi ben olabilirdim ama bak şimdi milyonlarca ışık yılı ötedeki galaksileri çalışıyorum. Sanırım hayatta ne olmak istediğiniz önemli değil, olmak istediğiniz şey için ne kadar emek harcadığınız önemli. Yoksa dur bir köşede sabaha kadar iste. Öyle istemekle her şey olsa ben de şarkıcı veya oyuncu olabilirdim. Sesim güzeldir. Güzel türkü çığırırım. Ama ben ses dalgalarıyla değil elektromanyetik dalgalarla ilgilenmeyi seçtim.

Yaşamından en çok etkilendiğiniz bilim insanı kim?

Tarihin karanlık zamanlarında inanılmaz işkenceler gören, öldürülen ama ona rağmen evrenin düzeninde gördüğü gerçekleri korkmadan söyleyen her bilim insanı beni çok etkilemiştir. Diğer yandan 20.yy’a damgasını vurmuş sevdiğim bilim insanları var. Bu bilim insanlarının başında ünlü fizikçi Richard Feynman geliyor. Sadece iyi bir fizikçi olduğu için değil, süper bir öğretmen olduğu için. İyi öğretmen anlattığı konu ne kadar karmaşık olursa olsun onu sınıftaki her öğrencinin anlayabileceği bir dille anlatabilen öğretmendir. Feynman’ın birçok dersini dinledim. Adam öldüğünde ben daha 7 yaşındaydım. Tuvalet işini kendim halletmeyi daha yeni öğrenmiştim muhtemelen. Yani Feynman’ın derslerine bizzat katılmış değilim. İnternetten dinledim birçok dersini. Adam fiziğin o karmaşık konularını öyle yalın, akıcı ve nükte dolu bir dille anlatıyor ki ders esnasında dersten kopman imkansız. Ben de böyle biriyim. Yani öğrenci karşısına geçip bir konuyu ruhu bedeninden alınmış ölü balık bakışlarıyla anlatmıyorum. Bence doğa bilimleriyle ilgilenen herkes Feynman’ı örnek almalı. Hatta Feynman Gibi Olmak isimli bir sınav düzenlenmeli. Bu sınavı geçemeyen yani doğa bilimlerini doğru dürüst anlatamayanlar okula sokulmamalı. Aksi halde pek de enerji dolu gençler çıkmıyor o okul binasından. Daha lisenin ilk günü iş ve gelecek kaygısı yüzüne vurmuş solgun genç dolu bu memlekette. Yani öğretmen olma idealine sahip insanlar öğretmen olmalı ki ideallere sahip öğrenciler yetişsin. Bizim ülkemizde doğa bilimlerinin işleniş yolu şöyledir. Öğretmen tahtaya 3 bilinmeyenli denklem yazar ve denklemdeki 3 bilinmeyen için 3 adet de değer verir. Sen de o değerleri yerine koyar matematikteki dört işlem yoluyla denklemi çözersin. Harika süper zekalısın (!) Sana sormaz neden F=ma veya hangi durumlarda neden PV=nRT diye. Ya da sen öğrenci olarak sorgulamazsın. Olayın özünü anlamak için çabalamazsın. Ama Feynman gibi insanlar ders anlatırken üzerinde en uzun durduğu şey olayın özüdür. Yani odaklandıkları şey o denklemlerin ortaya çıkmasının asıl nedenleridir. Ülkemizde çoğunlukla yapılan doğa bilimleri çalışmak değildir. Matematik egzersizidir sadece. Denklemin solundaki armutlar sağındaki elmalara eşittir. Denklemde değişkenleri yerine koy sonucu bul. Sonra unut. ‘Aga bu nedir? Neden bu sonuç çıktı? Bu denklem nereden geliyor?’ diye sorgulamayız.

Bertrand Russell’dan bahsedelim biraz. Bilim için fiziksel dünyanın yasalarını kavramakla harikalar yaratmıştır ama şimdiye kadar kendi doğamızı, yıldızların ve elektronların doğasına kıyasla çok daha az anlamış bulunmaktayız demişti.

Doğru da demiş. Ben de hala anlamış değilim bu ademoğlunun doğasını. Anlayan bana da anlatsın. Kendi alanımdan örnek vermek gerekirse neden hala bu çağda ‘Dünya düzdür. Dönmez. Kütle çekimi yoktur.’ diyen tipler var gerçekten anlamıyorum. Bu insanlar da oksijen ile yaşıyor bizler de. Hayır yani Dünya’nın yuvarlak olduğunu kabak gibi gösteren uzaydan çekilmiş fotoğraflar olduğu halde ne demek ‘Dünya düzdür’. Hayatında top oynamadı mı bu insanlar? Diğer yandan evet bir salyangoz için Dünya düzdür. Ne kadar anlatırsan anlat onu Dünya’nın yuvarlak olduğuna inandıramazsın. Çünkü o Dünya’nın eğimini kavrayacak büyüklükte değildir. Ona göre her yer dümdüz. Ama şimdi salyangoz beyinli olup ‘Dünya düzdür’ demenin alemi var mı! Dünya’nın yuvarlak olduğunu gösteren en basit gözlemlerden biri denizde gittikçe uzaklaşan, uzaklaştıkça önce alt kısmı sonra üst kısmı görüntüden kaybolan gemiyi izlemektir. İşte bunun nedeni yüzeyin eğikliğidir. Böyle basit bir gözlemle sonuca varamayan insanlar analitik düşünmeden yoksundur. Analitik felsefenin kurucularından Bertrand Russell bugün hala böyle şeylerle uğraştığımızı görse ne düşünürdü acaba? Düşün ülkemizde olacak ve TV’yi açacak. Sadece 5 dakikalık kanal gezintisinden sonra kafayı sıyırırdı herhalde. Çünkü ekranlar analitik düşünceden yoksun insanlarla dolu. Bu tüm Dünya’da böyle. Zaten kafası çalışan insan sayısı tarih boyunca hep azınlıkta kalmıştır.

O değil de sevgili Frank beni cezbeden başka bir şey var. İnsan doğası üzerine, daha doğrusu evrenin işleyişi üzerine beni cezbeden bir şey. Bence insan evren demektir. Evren de insan. Eğer insan vücudunu yeterince küçük parçalara ayırabilseydik onun atomlardan oluştuğunu görürdük. Peki nasıl oluştu bu atomlar? Büyük Patlama’dan 3 dakika sonra ilk atom çekirdekleri, yaklaşık 300.000 yıl sonra ise ilk atomlar oluştu. Yani bundan yaklaşık 13.4 milyar yıl önce. Hidrojen ve Helyum oluşan ilk elementler. Evrende en bol bulunan element hidrojen. Hani şu çimmek için kullandığın sudaki hidrojen işte. İlginçtir vücudumuzdaki sayıca en bol element de hidrojen. Moleküler düzeyde ise vücudumuzun çoğunluğu sudur. Yani bir nevi yıkanırken suyu suyla yıkıyoruz. Yaklaşık 10 üzeri 27 atom (1.000.000.000.000.000.000.000.000.000) birleşip bir vücut oluşturuyor. Sonra bu atomlar topluluğu bir organizasyon şeklini alıyor ve canlı dediğimiz şey oluşuyor. Bu canlı şiirler yazıyor, şarkılar türküler söylüyor, sinirleniyor, aşık oluyor, dans ediyor, resimler yapıyor ya da küfür ediyor, öldürüyor, çalıyor, kandırıyor, aldatıyor, doğayı katledip gezegenin anasını ağlatıyor... Bunu o 10 üzeri 27 atom bir bütün olarak hareket edip yapıyor. O atomlar topluluğu birbirine çok zıt şeyler yapabilen bir canlıya dönüşüyor. İşte evrende inanılmaz bulduğum şeylerden biri de bu. Sen atom olarak 13.4 milyar yıl önce oluş sonra gel böyle işler yap.

Sizce bilim konusunda doğu toplumları neden geride kaldı? Veya Japonya’nın geçirdiği Meiji restorasyon sürecini geçiremedi?

Bence genel anlamda tüm insanlık uzun yıllar bilimde geri kaldı. Bilimin çıktılarının kendilerine ekonomik, siyasi ve teknolojik güç kazandıracağını akıl eden toplumlar bilime gereken önemi vermeyi başladı. Aslında ‘toplumlar’ yerine ‘yönetimler’ demem daha doğru olur. Çünkü Dünya’nın büyük bir çoğunluğu yani bilimle direkt veya dolaylı yoldan ilgilenmeyen insanoğlu bilimin önemini hala kavramış değil. Afrika’daki bol kıllı ilk atalarımızdan günümüze geçen 200.000 yılda (ki ben bu konuda 200.000 yıllık köklerimi korumaya devam ediyorum. Kıl köklerimi yani) genel anlamda değişen bir şey yok. Ancak bazı devletlerin yönetimleri bilime diğer devletlere göre daha fazla önem veriyor. Bu da bir gerçek. Bugün hala saçma sapan tarikatların, elinden yok bilmem bir tarafından enerji çıkardığını, hastalıkları tedavi ettiğini iddia edenlerin, gök cisimlerinin hareketlerinden geleceği gördüğünü söyleyen insanların peşine takılan milyonlar hatta milyarlar varsa aslında Dünya genelinde bilim insanlık tarihi boyunca bir arpa boyu bile yol alamamış demektir. Çünkü bilim duvarlar arkasında kalmış bir türlü sokağa çıkamamıştır. Üniversitenin kapısından dışarı çıkıp sokakta normal bir vatandaşla doğa bilimleri üzerine en azından basit düzeyde de olsa sohbet edemiyorsan bilim hiç de ilerlemiş sayılmaz. Bilimi kullanan, bu sayede güç elde eden ülkelerin bilimin öneminden habersiz Dünya’nın geri kalanını kontrol ettiği bir Dünya burası. Örneğin teyze hastaneye gidiyor. Röntgen çektiriyor (zaten hastalığın ne olursa olsun onu önce bir çekerler!). Sonra doktora ‘sağol doktor oğlum ellerin dert görmesin hastalığımı buldun’ diyor. Eve gidiyor. Oğlu ‘anne ben fizik okumak istiyorum’ diyor. ‘La get! Fizik okuyup aç mı kalacaksın eşşekoğlu eşşek!’ diyor. Çünkü biraz önce çektirdiği röntgenin fizik ve astronomi bilimiyle olan bağlantısından bihaber teyzemiz. İşte biz de böylece bir Richard Feynman’ı kaybediyoruz. Belki o genç arkadaşımız vücudu çok daha az radyasyona maruz bırakacak bir yöntem geliştirecekti. İşte bu tarz acı olaylar çok olduğu için, üfürükle, ağız kokusuyla tedavi olunabileceğine inanan milyonların olduğu şu Dünya’da bilimin gerçek anlamda ilerlediğine hiç inanmıyorum. Çünkü bir şeyin öneminin gerçek anlamda farkında değilsen bir gün o şeyi koruman gerektiğinde üzerine düşeni de yapamazsın. Bugün insanoğlunun bilimi korumak daha da ilerletmek için hiçbir halt yapmamasının nedeni de tam olarak budur. Bugün içinde bulunduğumuz durum budur. İstisnalar olabilir ama bilimsizlik, bilinçsizlik kaidesi hala dimdik ayakta. Ancak elbette gelecek için umutluyum. Eğer bilim insanları ofislerinden çıkıp uzmanlık alanlarındaki temel ve güncel bilgileri halk ile paylaşmazsa yani halkı aydınlatmazsa bilim gerçek anlamda ilerleme gösteremez. Sokakta daha çok bilim konuşulmalı. Ekranlarda daha çok bilim olmalı. Aksi halde meydan şarlatanlara kalır. İşte benim de yıllardır yaptığım şey bu şarlatanlıkla en azından kendi alanımda mücadele etmek. Alanım hakkında atıp tutan uzman olmayan kişilerin yapmış olduğu bilgi kirliliğinin bir nebze olsun önüne geçebilmek.

burclarHala burçlara inanan bir kitle ile karşı karşıya olmamıza ne diyorsunuz?

Herkese önce şunu söyleyeyim. Bu yazıyı okuyanların hepsi burç tarih aralıklarını yanlış biliyor. Büyük bir çoğunluğu aslında zannettiği burçta bile değil. Hala 3000 yıl önceki burç tarih aralıklarını kullanıyorlar. 3000 yıl! Şu an hangi gazete veya dergiyi açarsan aç orada burçlar için verilen tarih aralıklarının hepsi yanlış. Doğru burç tarih aralıklarını ise bu röportaja ekleyelim ki herkes istifade etsin. Ne dersin Frank?

Gördüğün gibi 12 burç yok aslında 13 burç var. Bu yazıyı okuyan ve 13. burç Yılancı burcundan olduğunu anlayan dostlara selam olsun. Bugüne kadar onlar için başka burçlara dayandırılarak söylenen her şey saçmaydı. Yani trilyonlarca km ötedeki yıldızların veya milyonlarca km ötedeki gezegenlerin bizleri etkilediği zaten saçma ama burç tarih aralıkları bile doğru bilinmediğinden saçmalık 2 kat artıyor. Doğduğun anda Güneş’in arkasında uzayın derinliklerinde hangi takımyıldızı var öğrenmenin zararı yok. Ama bari doğrusunu bil be kardeşim. Ve unutma ki hayatına zerre etkisi de yok. Senin eşinle arandaki sorunu nereden bilsin Ay, Merkür veya Rigel yıldızı. Aile danışmanı mı bunlar! Kaya, iyonize olmuş plazma topu sadece. Benliği mi var bunların. Benliği olduğunu düşünenler varsa neden o kadar uzaktaki cisimlerden medet umuyorsun. Sokak taşlarıyla konuş. O da taş Ay da taş. Zaten her belediye seçiminde yenilenir onlar. Ne güzel her seçim sonunda yeni arkadaşlar edinmiş olurlar böylece. Mutfaktaki patlıcanın gireceğin sınavda veya kariyerinde etkili olacağını söylemekle Ay’ın, gezegenlerin veya yıldızların etkisinin olacağını söylemek teknik olarak aynı şeydir. İşte bu kadar saçmadır astroloji.

Burçlar toplumun başına binlerce yıldır bela. Toplumu hayatın gerçeklerinden alıp götüren bir uyuşturucu adeta. Ve sırf bu nedenle yasaklanmalı. Ama neredeyse her kanalda sabah programında insanların geleceği hakkında, araya dinsel öğeleri de sokuşturup insanların inançlarıyla oynayarak, yorumlar yapan sözdebilimciler, sahte bilimciler var. Sosyal medya hesabına koyduğu üzerinde oynanmış fotoğrafta avucunun içinde nur olduğunu iddia eden insanlar bile var. Yani neredeyse peygamberliğini ilan edecek bunlar. Daha acısı ise böyle şeylere inananlar var. Sadece 1 kişi bile böyle şeylere inanıyorsa bu tüm insanlık için bir kayıptır ama ne yazık ki böyle milyonlar var. Durum bu kadar vahim. Benim gibi bilimle ve özellikle astronomiyle ilgilenenler için Çin işkencesinden beter bir durumdur. Basur bile bu kadar acı vermez.   

 Peki neden bu kadar ilgi görüyor bu tarz sözdebilimler?

 Sanırım insan geleceğini merak ediyor. Gelecekteki işinin, eşinin veya ileride sağlığının nasıl olacağını öğrenmek istiyor. Ruhumuz beleşçi ya ondan. Çalışmak, çabalamak falan filan yok bizde. DNA’mızda yok. Ben iş seçerken dikkat edeyim, sevdiğim iş olsun ve benim becerilerime uysun veya ona uygun beceriler için kendimi geliştireyim demiyor. Sağlığım için düzenli ve dengeli besleneyim, spor yapayım diye düşünmüyor. Yani üzerine düşen, asıl yapması gereken şeyleri yapmıyor ama binlerce, milyonlarca km ötedeki kayadan medet umuyor. Günde iki paket sigara içiyor sonra astroloğun onun sağlığı hakkında ne söyleyeceğine kulak kesiliyor. Ben söyleyeyim geri zekalı arkadaşım. Büyük ihtimalle kanserden öleceksin. Ay’ın hareketine göre ağrı kesici alın diyen var. Ben merak ediyorum bu Türk Tabipler Birliği böyle bir durumda neden sessiz? Neden hukuksal bir mücadele başlatmıyor? Astrologlar her gün sosyal medyada doktor gibi reçete yazıyor farkında değil misiniz! Bunun ne kadar ciddi bir sorun olduğunun ve ayrıca suç olduğunun farkında değil mi bunlar!

Dünya’nın hiçbir yerinde astroloji akademik bir bölüm değildir. Çünkü bilim değildir. Bilimin tam zıddıdır. Sen hiç hastanede söyle bir tabela gördün mü? ‘Dahiliye solda, üfürükçü sağda’. Olabilir mi böyle bir şey. Bilimin olduğu yere sahte bilim girebilir mi. Eğer bugün üniversiteler, bilim kuruluşları ve diğer bilimle bağlantılı topluluklar ve dernekler bu gibi sözdebilimlerle mücadele etmezse kusura bakma doktor kardeşim ama muayene ederken dayak yersin ağzın burnun yamulur. Çünkü astrologlar reçete yazarken gıkın çıkmadı. Halk Ay’dan medet umuyor ne yapsın senin vereceğin kas gevşetici kremi. Dolunayda gevşiyormuş kaslar işte (!) İçim acıyor ekonomist arkadaşım ama o kadar sayı içine boğulman boşunaymış doların artışı Merkür retrosu, paritelerdeki dalgalanma ise Ay yakınlaşmasındanmış. Ah cnm modacı üstadım sorry about that ama Ay’ın konumuna bakarsak bu sezon bej renkler moda değilmiş. Sayın psikolog arkadaşım sen boşuna konuşuyorsun. Her şeyin gizemi yıldızlardaymış (!) Görüyorsunuz ya Frank hayatımız saçmalıklar yumağıyla çevrilmiş vaziyette. Bundan daha iç acıtıcı bir durum olabilir mi? Astroloji ve ona benzer saçmalıkların bu topluma verdiği zararın farkında değil miyiz? Farkındaysak neden yukarıda saydığım kuruluş veya organizasyonlar bu kanseri toplumdan söküp atmak için hukuki bir mücadele başlatmıyor?

Elbette azınlık olarak mücadele edenler var. Ben kendi alanım olan astronomi ile çokça karıştırıldığı için astrolojiyle özellikle mücadele etmeye çalışıyorum. Herkesi de bu mücadeleye davet ediyorum. Herkesi her çeşit sözdebilimle her zaman mücadele etmeye, bilimsel doğruları söylemeye, aklı ve bilimi hakim kılmak için elinden geleni yapmaya davet ediyorum. Bu da önce kendimizi geliştirmekle mümkün. Bizim acilen çok sayıda bilim okuryazarına ihtiyacımız var. Anneler babalar bilim sözdebilim ayrımını iyice öğrenmeli ve sonra bunu çocuklarına öğretmeliler.

Birçok insan tarafından sıkça dile getirildiği gibi sizce Dünya başka yaşam formları tarafından ziyaret edildi mi?

Ben şahsen görmedim. Oturup bir uzaylı ile çay içmişliğim, pişpirik oynamışlığım yok. Dünya’nın önde gelen üniversiteleri ve araştırma kuruluşları abartısız milyarlarca doları Dünya dışı yaşam bulayım diye harcıyor. Onlar içerisinde de sevinçten zil takıp oynayan birini görmedim henüz. Nitekim öyle bir canlı bulsalar herhalde sabaha kadar dans ederlerdi. Yani buraya iri gözlü, uzun kollu, koca kafalı bir uzaylının geldiği yok. Bırak gelişmiş canlıyı Dünya dışı bakteri bile bulmuş değiliz.

Dünya’nın uzun süredir uzaylılar tarafından ziyaret edildiğini iddia eden insanlar kim ona bakmak lazım. Tam teşekküllü hastaneden sağlıklı olduklarına dair rapor almaları gerek. Örneğin gözler iyi görüyor olmalı. Bu bile uzay gemisi iddialarının ciddi bir miktarını çürütür. Bak Frank sayende bir anı canlandı zihnimde. Askerdeyim. Gece eğitim alıyoruz. Komutan Erciyes dağının üzerindeki parlak bir cismi göstererek ‘bakın bu çok parlak bir yıldız’ diyor. Ben de ‘komutanım o lamba’ diyorum. Dağın üzerindeki bir lambaydı gördüğü. İnsanın gözü onu çoğu kez yanıltır. Işık oyunu sever. Dikkat etmek lazım. Sen mesela Frank hiç uzaylı gördün mü? Bir hoş geldin deyip evine buyur ettin mi?

Bu UFO zırvası aslında ciddi anlamda 1947’deki olayla başlıyor. Sene 1947. Yer New Mexico, Roswell kasabası. Kasabalı biri yerde garip parçalar buluyor. Olaydan birkaç hafta önce Washington semalarında görünen tanımlanamayan uçan cisimler hakkında insanların yaptığı Dünya dışı yaratık dedikodusunu hatırlayıveriyor. Heyecanlanıyor. Yakındaki askeri üsse haber veriyor. Bakıyorlar ama parçalardan bir şey anlamıyorlar. Oysa ABD’nin çok gizli projesi kapsamında atmosferin üst kısımlarına çıkan ve nükleer bomba denemesi yapıldığında belirleyebilen bir atmosfer balonunun parçaları buldukları şey. Parçaları birleştirsen bir köpek kulübesi etmiyor. Yani bu büyüklükte bir uzaylı gemisinden korkmana gerek yok. Çünkü muhtemelen o gemiyi kullananlar en fazla nohut büyüklüğünde olmalı. Ama hikaye dallanıp budaklanıyor. Bazı TV yapımcıları boş durur mu patlatıyor hikayeyi çok uçuk bir şekilde. Hikaye bir anda düşen dev bir uçan daireye ve kafa göz yarılmış yaralı uzaylıların apar topar alınıp 51. bölgeye götürülmesi hikayesine dönüşüyor. İşte bu olay nedeniyle gökte tanımlanamayan bir şey görsek ‘Koş Sevim geldiler!’ moduna giriyoruz.

Kimse kusura bakmasın ama ne gelen var ne giden. Şu devasa evrende, belki trilyon kez trilyon başka gezegen var ama hayat barındırdığını bildiğimiz tek yer burası. Bence herkes Dünya’ya odaklansın. Hayır uzaylı gelse bundan kime ne. Ne yapacaklar iç güveysi mi alacaklar? Gerçekten gelseler insanoğlunun ilk yapacağı iş bir selfie fotoğraf çekip sosyal medyaya koymak olur. Bu selfie kelimesine de Türkçe karşılığı olarak özçekim bulmuşlar. Hiç sevemedim bu kelimeyi. Özçekim deyince insan fizik dersinde bir konu herhalde diye düşünmekten kendini alamıyor.

Bilim yolunda ilerlemek isteyen gençler var. Siz onlar için çok iyi bir ilham kaynağısınız. 2-3 tavsiye almak çok hoşlarına gider bence.

 Eğer sevdikleri işin ne olduğunun farkına varmışlarsa, yapmakta iyi oldukları şeylerin ne olduğunu iyice kavramışlarsa olabilecek her türlü engellemeye rağmen hedeflerine ilerlemekten çekinmesinler. Eğer moralleri düşerse kafalarını kaldırıp derin uzaya baksınlar. Nereden geldiklerini hatırlasınlar. Unutmasınlar ki milyarlarca yıl süren bir yolculuktan sonra bu gezegene gelmiş atomların torunlarıdırlar. Evrenin bir parçası olduklarını unutmasınlar. Gelecek kaygısına yenik düşmesinler. Önemli olan şeyin sevdiğin işi yapmak ya da yaptığın işi sevmek olduğunu hiçbir zaman akıllarından çıkarmasınlar. Ağlamayan bebeğe süt vermezler. Başarı için çaba sarf etmek zorunda olduklarını hatırlasınlar. Sözdebilimlerin her türlüsü ile mücadele etsinler. Biz uzaydan geldik ve tekrar ona döneceğiz. O nedenle hiç unutmasınlar ki #gelecekuzayda