Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Laçin CeylanBay Frank'ın bu haftaki konuğu tiyatro sanatçısı Laçin Ceylan...

(Okuyucuya Not: Bay Frank'ın Pazar Sohbetlerine, beyefendinin yoğunluğu nedeniyle 4 Haziran 2017 tarihine kadar kısa bir ara veriyoruz. Pazar keyfinize sıkılan bu limon nedeniyle bize değil Bay Frank'a çemkirmeniz rica olunur)

Bay Frank: Hoşgeldiniz Laçin Hanım. Tiyatrocu olmak için doğmuş gibi bir duruşunuz var, çocukluğunuzdan beri aklınızda mıydı? Ailenizin duruşu nasıl oldu bu konuda?

Laçin Ceylan: Aile ortamım bir oyuncu olmaya ya da bir tiyatrocu olmaya çok uygundu, kumaş sağlamdı. Mesela annemle babam doğuma çok yakın, bir gün kala mı ne tiyatroya gitmişler. Hatta devamlı bir tiyatroya gitme, eserleri yakalama ve iyi oyunculardan bahsetme, bundan heyecanlanma durumu vardı. Ama küçükken aklıma ilk gelen meslek oyuncakçı olmaktı. Çocukluk işte, denyoluk! İzmir Alsancak'ta çok şık bir oyuncakçı vardı. Gözüm hep oradaydı, ithal oyuncaklar da satardı orası... O oyuncaklarla tek tek ne biçim oynanır diye hayal ederdim hep. Ama sahibi ne zaman oraya gitsek, içeri girip bir şey soracak olsak, kafamda hayal ettiğim mutluluğu yaşıyor gibi değildi. O adamın o oyuncaklarla acayip takıldığını, ne biçim oyunlar oynadığını falan hayal ederdim ama hiç öyle bir hali yoktu. Tam tersine, lütfen gülümser bir hali vardı. Ben oyuncaklar aracılığıyla, tek tek hangi oyuncak hangi oyunu gerektiriyorsa o oyun içerisinde başka birileri olmayı hayal ediyordum. Çok küçüktüm ama bir şeyi fark etmeye başlamıştım; tek bir meslek seçilirse bu çok sıkıcı olabilir! Hangi meslek seçilecek diye çok sık sorulurdu o zaman çoluğa çocuğa. Bir rahat verilmezdi yani! Ne olacaksan ona erkenden kasmak zorundasın gibi bir hava vardı. Sabahları aşırı erken uyanıyordum, çünkü ilkokul yeni başlamıştı. Sabah kalkardım herkes uyurken, beş gibi falan. Pencereden bahçeyi seyrederdim. Çok güzel bir bahçemiz vardı, millet uyansın kapıyı açsın da dışarı çıkıp azayım. Bana göre bu kadar geç uyanmak, önümüzde duran şahane hayatın karşısında tuhaf bir davranıştı. Yetişkinlerin dünyasını anlayamıyordum. "Niye bir an önce kalkıp bahçeye konuşmuyorlar ki?" diye düşünüyordum. Ama bu arada evde de şahane, oyuncu kumaşına uygun karakterler vardı. Biri üst kattaki teyzem ve anneannem, diğeri de babam ve annem. Babam olağanüstü bir anlatıcıydı. Çok yüksek mizah! Bu yüzden evde müthiş bir hikaye anlatıcılığı söz konusuydu. Ama yaşayarak canlandırarak bi anlatma hali... Babam tarafından. Evdeki asıl oyuncu babam! Yemin ediyorum sahneler muazzam! Bence bir stand-upçı kaçırdılar. Ölü ve diri herkesi gülmekten öldüren bir babam vardı. Teyzem ise absürt mizahın bir temsilcisi. Oyuncaklar konuşturulurdu tarafından, ellere ayaklara ayrı isimler takılır hepsi birer karakter olur, topluca konuşma yapılırdı. Müthiş eğlenceli bir dünya! Anneannem ve annem ise çok sağlam kitap okuyan, analiz yetenekleri çok güçlü iki tip. Bunların arasında büyüdüm. Kapalı balkonu sahneye çevirip, oyuncaklara karakter rolleri verip, o anda ortaya bir konu atıp ev halkına oynamaya başladım. Bir de sekiz yaşlarında iken bir roman yazmaya başlamıştım, bitmeyen bir roman! Çok uzun konuşmalarla meseleyi adeta hayatın sıkıcı gerçekçiliğinde uzun uzun anlatan bir roman. Akşamları ev halkı toplandığında o gün yazdığım bölümü sesli olarak onlara okuyordum. O roman hiç bitmedi. Sonra yazdığım şiirleri okuma dönemi başladı. Ama ortaokul lise dönemi benim için kabustur. Bir meslek seçme gerilimi dayatması ve hazırlanma paniği başladı. Hiç alakam yoktu bu saçmalıklarla. Edebiyatı seviyor, resim yapıyor, çok hayal kuruyor, boş derslerde ortaya atlayıp insanları güldürmek için çeşitli oyunlar oynuyordum. Sınıf sıkılınca beni orta atıyordu. Birkaç tane daha yetenekli arkadaşım vardı. Ama asıl oyunculuk düşüncesini başlatan matematik öğretmenim oldu lisede: Metin Güven. Bir gün arkadaşlar hocamız için "sizin acayip güzel taklidinizi yapıyor" deyince bütün foyam ortaya çıktı. Matematikçi bana kendi taklidini kendi gözleri önünde yaptırttı. İzledikten sonra dedi ki "bugüne kadar çok öğrenci taklidimi yaptı ama senin gibi detayları bu kadar iyi yakalayan bir gözlemci çıkmadı". Bu sefer "hocam kimyacıyı da yapıyor, hocam psikolojiciyi de yapıyor" denilince gerisi geldi. Hepsini yaptım matematikçinin önünde!! Ve bu arada önemli bir ayrıntı var; matematikle alakasız bir öğrenciyim, resmen dersi sıfır çalışıyorum ve tahtaya boş gözlerle bakıyorum, o kadar ilgisizim matematik dersiyle! Ve o günden sonra matematik hocamın yaptığına bakar mısın? Babamı arıyor, çalıştığı yere gidiyor ve diyor ki "kızınız çok yetenekli. Bırakın oyuncu olsun, diğer hocaların da taklitlerini yaptı bana, o günden beri öğretmenler odasına giremiyorum, gülme tutuyor krize girip dışarı çıkıyorum". Babamı konservatuar sınavlarına girebilmem için ikna eden kişi matematik hocamdır! Canım hocam benim ! Sarılıyorum sana buradan kocaman kocaman ! Metin Güven çok yaşa!!

Bay Frank: Babanızla tanışmayı çok isterdim. Hocanız da mükemmel bir insanmış. Konservatuar sonrası hayatınız nasıl şekillendi? Tiyatroya ilgi az ve siz bir şekilde yeni mezun olmuş ve ayakta kalmaya çalışan bir insandınız.

Laçin Ceylan: Aslında konservatuvarda istediğim eğitimi bulamamıştım ama şimdi ile karşılaştırınca bizim eğitim dönemimiz on numara beş yıldız kalıyor. Bu arada İzmir'den Ankara'ya gitmiştim konservatuar kazanınca ve yatılıydım. İlk kez şehrimi terk ediyordum. İlk şokum denizsiz bir yerde yaşayacağım gerçeğiydi ve bunu hiç düşünmemiştim. Bana Ankaralılar "ama burdada Gölbaşı var" demişlerdi "ve harikadır!". Gölbaşını gördüğümdeki hayal kırıklığını unutamam, çok üzülmüştüm Ankara için; "yazık, buna seviniyorlar, su kenarı zannediyorlar" diye. Neyse Ankara ayrı bir konu. Ankara yetişmek için harika bir yer bana göre. İstanbul değil Ankara. Bir konuya odaklanmak ve çalışmak için çok iyi bir laboratuvar. Anı biriktirdikçe sevdim Ankara'yı. Konservatuardan mezun olduktan sonra Devlet Tiyatrosu na girdim. Bir seyirci ilgisi azlığı falan görmedim, uzunca yıllar görmedim. Çünkü Devlet Tiyatrosu bir Cumhuriyet kurumu, kaç yıllık bir geleneği var seyirci üzerinde. Eh Biletler de çok ucuz.. Ben oyunları hep dolu hatırlıyorum. Seyirciye ulaşma probleminin zorluğunu kendi özel tiyatro serüvenimde fark ettim. Ve diğer özel tiyatroların var olma çabası içinde seyirciye ne kadar zor ulaştıklarını. Bu çok yıllar sonra oldu. Devlet Tiyatrosuna sınavla girmiştik biz. Doğuya, Karadeniz bölgesine turneler yaptık, seyircimizi tanıdık. Ama tiyatrocu olarak asıl var olma mücadelesi kendi özel tiyatromu kurduğumda başladı. Daha öncesi sadece sanatsal kaygılardı. Daha önce bilet satma zorunluluğunu düşünmeden tiyatro yapıyordum, sadece bu işe kafa yoruyordum. Ama Bitiyatro bana asıl realiteyi gösterdi. Bir seyirciye bile ulaşmanın ne kadar değerli olduğunu, bir bilet bile satmanın ne kadar önemli olduğunu. Bir aksesuari iyi imal etmenin ne kadar meşakkatli olabileceğini. Bu yüzden benim asıl hayat ve tiyatro okulum Bitiyatro dur.

Laçin CeylanBay Frank: Ayakta kalmak zor tabii. Bu süreçte geçimini sağlamak için dizilerde de oynayan tiyatro sanatçıları fazlalaştı. Hiç düşünmediniz mi dizileri ek gelir olarak?

Laçin Ceylan: Yoo arada yapıyorum zaten. Ama işimle ilgili hangi alan olursa olsun sadece parayla tartmam, bu konudaki keyfim önemli. Hiçbir işe sırf para için girmedim; senaryo, rol, ekip, yönetmen... Bunlardan en az ikisini sevmem, beğenmem lazım. Oyunculuk alanında en iyi para getiren iştir televizyon. Ama arka arkaya durmaksızın televizyon işi kabul eden biri olmadım çok şükür. Seçim yapmak sizi siz yapan şeydir her zaman. Senaryonun alt metni denyo bi söz söylüyorsa bu benim için sorundur mesela. Eğer öngörebilmişsem geri bir bakış açısını, olmam orada!

Bay Frank: Shakespeare İngilizceye 3500 civarında kelime kazandırmış. Tiyatro eskiden halkla iç içe; kelimenin tam anlamıyla yön verebiliyor dile, kültüre. Şimdi ise arada bir gidilen, sanattan geri durmayayım etkinliği gibi bir şey oldu desem kızar mısın bana?

Laçin Ceylan: Kapitalizmin güçlenmesi ve enstrümanlarının çeşitlenmesiyle insan kendinden koptu; kendilik ilişkisinden. Bir kere dinlemek ve hikaye paylaşmak arzusu neredeyse yok oldu. En ufak bi ara olduğunda herkes kafayı cep telefonuna eğip, orayı burayı kurcalıyor. Ortada yığma bir iletişim ağı var. Ama insanlar geriye baktığında, o takip ettiği şeyleri de hatırlamaz oluyor. Tiyatrolarda "lütfen cep telefonlarınızı kapatınız" uyarısı var uzun zamandır biliyorsun, tıpkı uçaklardaki gibi... Havada uçağı düşürme tehlikesi yaratırsın, tiyatroda oyunu bitirirsin cep telefonlarını açık bırakırsan. Hatta güya sessize alıyor insanlar telefonları ama yanlarında matkap varmış gibi "Izzzzznnnnnn ! Izzzzzznnnnn!" gibi seslerle telefonlar çantalarda göbek atıyor! Güya telefonu sessize almış! Artık insanların akıllı telefonları sahiplerinden daha çok varlık ve karakter gösteriyorlar, ama kişinin kendi yok ortada. Sanat dediğin insanın kendine giden yolda ayrık otlarıyla, dikenlerle, kayalarla da karşılaşmayı göze alması bence. Ama bu yol, kendine getirir adamı. Aslında oyuncularla seyirciler sessiz bir işbirliği yaparlar tiyatroda. Bunun (gerçek olmadığını) bir oyun olduğunu, ama o oyundaki herşeyin 'gerçek böyle olsaydı' varsayımı üzerine sessiz bir anlaşma yaparlar. Acaip bi birlikteliktir bu. Tiyatro, gelen seyirciyi tek tek tanımaz, burada seyirci öteki olan herkestir ve ötekinin kabuluyle başlar. Oyun başladığında içinde seyircinin de olduğu bir ruh çağırma seansı başlamış gibidir. Seyirci gizli oyuncudur ve aslında oyuna katılır ya da oyunu bırakır. Bunları neden uzun uzun anlatıyorum. Modernleşmenin başlamasıyla insan kendinden fersah fersah uzaklaştı ve uzaklaştırıldı. Bütün bu deminden beri anlattıklarım ister seyirci ister tiyatrocu; hikaye paylaşma , anlama ve anlatma üzerine kurulu. Sözlü anlatım geleneğinden gelen bir toplum olmamıza rağmen, hikaye dinlemeyi, anlatmayı kaybettik. Tiyatro sözcüğü antik yunandan geliyor ve "Görme Yeri" demek... İnsanın kendini , toplumun kendini açıkça gördüğü yer! Müthiş bir şey bu. Bir insan olma ritüeli ... Bizde şimdi git sor ne kadar hikaye kitabı satılıyor diye çok kötü bir cevap alırsın yayıncılardan. Yayıncılar bilir ki öykü ve şiir satmaz, ama çoğunlukla prestij için basarlar. Buradan tiyatroyu da tartabilirsin. Kelime kazandırma konusu için senin ülkenin genç yazarlarına, oyun yazarlarına mesela, kendilerini ortaya koyma imkanları yaratman lazım. Shakespeare'in arkasında Kraliçe Elizabeth vardı. Bu arada Kraliçe Elizabeth, kraliyet tiplemeleri içinde ilk kez halkın arasında tiyatro oyunu izleyen çok kral bi kadındır! 1500'lü yılları düşünecek olursak ciddi cesaret ister. Biz de yazık, oyun yazarları oyunları doğru dürüst pratik olarak oynanmayınca, yazdıklarını sahnede görmedikçe, işi bırakıyorlar. Kaldı ki kelime kazandıracak? O mücadelede yorulup, yılıyor, nasılsa bişey olmuyor diyor, yazmamaya başlıyor.

Bay Frank: Peki sizce Shakespeare sizce Francis Bacon mı, yoksa 17. Oxford Kontu Edward de Vere mi? Bana Kont daha mantıklı geliyor neredeyse tüm hayatı Shakespeare oyunlarına benzer nitelikte.

Laçin Ceylan: Bunların hepsi de o dönem gizli görünmez kablolarla birbirlerini enerji olarak destekler besler nitelikte bence. Şimdi Bacon'ı geçiyorum. Neden geçiyorum? Yahu imkanların var, durumun iyi, deney yapacagim diye tavuğu karla doldurup (efendim buz çürümeyi önler mi?! bunu merak ediyomuş!!!) bekleyip izlerken soğuktan üşütüp ölür mü insan. Denyoluğun lüzumu yok. Ama bak Shakespeare'e? Babalar gibi bir dolu oyunlar, nefis şiirler yazmış ve hala neyi tartışıyoruz? : Shakespeare aslında yaşadı mı, yaşamadı mı, öyle biri var mıydı, yok muydu? Yaşamının sona doğru giden bölümü nasıldı, ne yaptı?!!!! Bunların hiçbirinin kesin yanıtı verilemiyor. Oysa tiyatro yapmak demek insanların halkın içinde olmak demek, üstelik sahnelerde de oynuyor istediği zaman yazdığı karakterlerden abimiz. Ama geride kesinlik, netlik bırakmadan adeta buharlaşıyor!! Ayrıca bir Maharet değil mi bu? Hayranım yahu! İnsan bu kadar hayata, insana, etrikaya, hatta sarayın içine temas edip, gizem konusunda bu kadar da tanrılaşır mı? Çoook büyüksüüüüün Shakespeare!!! İnsanlığı, geride bıraktığı sorularla uyuz etmiş hasta etmiş Shakespeare! Adam efsane olarak doğmuş yahu! Ve geride yüzyıllar geçmesine rağmen asla vazgeçemediğimiz, hala insan yaşamı devam ettiği müddetçe günümüzde karşılığını bulacak olağanüstü eserler bırakmış. Eskitemediğimiz eserler, insan olmayı tartıştığı, nefis çatışmalar, mecazlar yaratmış. Eğer çeviri olmasalardı yazdığı dizeler, repliklerdeki olağünstü ses uyumunu ve müziği de duyuyor olacaktık. Herşeyin maestrosu ! Shakespeare!

Bay Frank: Baya şey öğrendim ya süper oldu. Günümüze yakın yazarlara dönersek Dario Fo'cu gibi duruyorsunuz. Yoksa başka bir yazar mı?

Laçin Ceylan: Dario Fo severim, hatta sahneye de koydum ama benim asıl aşkım Ionesco dur. Kendimi en yakın hissettiğim yazar. Pinter da severim çok. Ama Ionesco ile sanki kan bağı var. Sanki aynı ailede büyümüşüz gibi bir his. Fernando Arrabal'a da bayılırım. Sonra Christine Sohn diyorum ben ayrıca... Yaşayan yazarlardan Christine Sohn, iki oyununu oynadık ve oynuyoruz. Etna (bedendeki kuyular) ve Timsahlar. Bir de çok genç ve bomba bir yazar var. Barış Yücedağ, Türk tiyatrosu çok iyi bir yazar kazanmış ama uyuyor. Onu takip etmeye başladım. Çok genç yazar derken "ay çok yetenekli ileride olacak" demiyorum, çok genç ama çok olgun bir kalem diyorum. Bu arada Boris Vian da kalemimdir onun oyunlarını da çok seviyorum. Genç Alman yazarlardan da çok iyiler var: Bir de yakın geçmiş diyebileceğim dönemden Pirandello-Ibsen-Strindberg !!! Mükemmel üçlü (kalp kalp kalp!!!)  Ama ben genel itibariyle uyumsuz olan metinlere çok daha yakınım. Hayatın içindeki garabeti çok daha iyi vurguladıklarını düşünüyorum ve metafora daha açıklar

Bay Frank: Mükemmel bir sohbet oldu ya! Bu röportajı okurken Vivaldi'nin Summer'ı dinlenmeli bence.

Laçin Ceylan: O anda paylaşılan bir şey tiyatro! Geriye saramazsın ileri saramazsın. An'ın kıymeti ve iyi değerlendirmesi üzerine. Hayatımızda bu var mı, anların kıymetini biliyor muyuz diye bi baksak şöyle dönüp kendimize, keşke yapabilsek bunu. Borges' in o son şiirini bir hatırlasak.