Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Bay Frank'ın bu haftaki konuğu tefrikaları ile takipçilerini bilim ve felsefe okumaları yapmaya teşvik eden Deniz Yalnız. İyi okumalar.

Frank: Avustralya'ya taşınma öykünü anlattın mı daha önce? Ben hiç denk gelmedim.

Deniz Yalnız: Üniversiteden mezun olduktan sonra okuma aşkıyla yanıp tutuşuyordum. Göğsümün tam orta yerinde kocaman bir boşluk vardı, geceler uykusuz geçiyor, gündüzleri ise kara kara düşünüyordum. Şaka şaka! Baktım ki ülkenin gidişatı iyi değil, g.tümüzde ayı bağırıyor, dedim ki kendi kendime, “oğlum deniz topuk zamanı, yolcu yolunda gerek!” Sonra başvurdum yüksek lisansa. Gerzek tavırlarım dikkatlerini çekmiş olacak ki hemen kabul ettiler beni. Ardından mühendis olarak iş buldum oturma iznini aldım falan. Artık hayatımı Sydney’de devam ettiriyor ve yatmadan önce sütümü içmeyi ihmal etmiyorum. 

Deniz YalnızFrank: Okumadan duramıyorsun sürekli okuyorsun ve hiç de mütevazı davranmayıp sürekli çok bilgili olduğundan bahsediyorsun, süper bir şey bu. Mütevazı insanları sevemedim bir türlü.

Deniz Yalnız: Okumak benim için bir ihtiyaç haline dönüşmüş durumda. Kendimi bildim bileli elimden kitap düşmemiştir. Okumadığım zaman kendimi rahatsız falan hissediyorum. E biraz da üstün zekalı olduğum için ukalalık hasıl olabiliyor bu naçiz bedene.... Şaka bir yana o tavrı özellikle takınıyorum, sürekli farklı konulardan bahsetmek ve toplumun genel kesiminin pek de fikir sahibi olmadığı ve bu sebeple ilgi duyduğu alanlarda konuşunca, takip edenlerde bu konulara karşı bir merak uyanıyor. E bi de felsefe ve ateizm konularında ciddi bir bilinçsizlik var. bu da birçok kişiyi okumaya sevk ediyor. Bana felsefe, bilim konularında o kadar çok geri dönüş ve teşekkür eden oldu ki benim de istediğim, amaçladığım ana şey aslında buydu. Yani insanların bu konularda sadece mantıksal çıkarımlarla değil de argümanlarını bilim ve felsefe temelinde yükseltmeleri.

Frank: Bilim okumaların mı daha ağır basıyor felsefe okumaların mı?

Deniz Yalnız: Hmm bu aslında benim için bir süreçti diyebilirim. Açıkçası felsefeye olan ilgim ve okumalarım son 5-6 yılda şekillendi, ondan önce -ve halen de- bilime çok büyük bir ilgim vardı. Burada bir parantez açmak istiyorum: çevresine, doğaya ve evrene ilgi duymayan, bunları merak etmeyen insan yarım ve eksik insandır. Her neyse 16-17 yaşlarındayken bilimsel literatüre korkunç bir ilgi duyduğumu fark ettim ve bu açlığı gidermenin de tek yolu sabah akşam okumaktı ve ben de öyle yaptım. Her şeyi okudum, günde 1 kitap bitirdiğim zamanlar oldu. Tüm bu okumalarımda beni yaşamıyla en çok etkileyen, araştırmaya beni daha çok sevk eden, çalışmalarıyla insanlığa belki de en büyük katkıyı sunmuş olan Charles Darwin'i anmadan geçemeyeceğim. Kendisini yaşamış olan en büyük bilim insanı olarak görüyorum. Darwin'den önce canlılığın kökenini açıklamaya çalışan Geoffroy Saint Hilaire, William Smith gibi bilim insanlarına baktığımızda varolan ve halen de süre gelen organik evrimin sonucunu üst bir bilince yani bir yaratıcıya bağlamaya çalışmışlardır. Darwin, bize doğanın kendi açıklamasını içinde barındırdığını; herhangi bir üst bilince ihtiyaç duymadan canlılığın doğal süreçler ile kendi çesitliliğini oluşturduğunu “Doğal Seçilim” temelinde Türlerin Kökeni’nde açıklayarak bize sunmuştur. Darwin, bilimsel literatürde ve bilimsel anlayışta idealizmi yerle bir edip tanrı kavramını tamamen denklemin dışına atarak bilimsel dili materyalist zemine oturtmuştur. Dinin ve kilisenin güçlü olduğu öyle bir dönemde canlılığın organik evrimini bir yaratıcıyı içermeden sadece materyalist temelde açıklamak bir devrimdir. Darwin, eskiyi yıkıp yerine daha iyiyi ve daha doğrusunu koymuştur. Darwin, bir devrimcidir. İşte Darwin’i Darwin yapan ve halen Darwin’in konuşuluyor olma sebebi de aslında bu. 

Gelelim felsefeye; 19 yaşımdayken evdeki kitaplıkta bizimkilerin eskilerini karıştırıyordum, gözüme bir kitap çarptı "FELSEFENİN BAŞLANGIÇ İLKELERİ". “Felsefe de neymiş hıammınaa anca düşünüp bir boka yaramamışlar yhaa” diyerek adeta beyinsiz misali bilmiş bir tavırla kitabı elime aldım. Ancak bu anın hayatımın apayrı bir dönemeci olacağını nereden bilebilirdim sevgili Frank? 2. günün sonunda kitabı bitirdiğimde beynimde şimşekler çakıyor, kasırgalar kopuyor ve fırtınalar çıkıyordu. Kafamın içinde düşüncelerin ardı arkası kesilmiyordu, ellerim terliyor, kalp atışım hızlanıyor of sekkss... Ööghhmm neyse. Okuduğum tüm bilimsel makalelerin ve tüm bilimsel kitapların felsefi ve düşünsel temelini bulduğumu gördüm. İşte o zaman bir şey anladım Frank: Felsefeyle doğru düşünmeyi; bilimle gerçekleri öğreniriz. Bu ikisi birbirinden koparılamaz çünkü bilimin içinde felsefe tam anlamıyla ve her daim yer alır. Çünkü felsefe, insan düşüncesinin bir ürünüdür. Burada bir şeye değinmek de fayda var. Bak nasıl laf lafı açıyor bu konuları konuşurken farkında mısın? Bir bilim insanı, felsefi dile ve felsefe literatürüne tam anlamıyla bir hakimiyeti olmalıdır. Çünkü bir bilim insanı, maddenin etkileşimi sonucu var olan bir ürün olan bilgiyi, idealist temelde yorumlamaması gerektiğini bilmeli ve idealizmin ne olduğunun çok iyi farkına varmalıdır. Bir bilim insanı materyalist olmak zorundadır ve idealist sapmalar yaşamamalıdır. İşte bu yüzden bilimde felsefenin önemi yadsınamaz. Felsefe, düşünülenden çok daha önemli Frank. Azcık sen de kafanı edebiyattan kaldır da bi Antik Yunan falan oku. Bak Antik Yunan dedim Heraklitos 10 numara 5 yıldız adammış. 

Deniz YalnızFrank: İdealizm ve materyalizm karsılaştırması yap ama sıkma bizi. Konuyu da Hegel’e küfür ederek bağlama bir sefer de olsa.

Deniz Yalnız: He işte bana bunlarla gel Frank. Bunlar benim konularım bak. İdealizm ve materyalizm felsefenin 2 temel koludur Frank ve Felsefede temel bir soru vardır: “Gerçeğin özü nedir?” Bu soruya verdiğimiz cevaba göre ya materyalist ya da idealist oluyoruz. Materyalist cepheyi oluşturan bizler maddenin var olan gerçekliği oluşturduğunu söylerken, idealistler ise gerçeğin bir düşünceden, ruhtan meydana geldiğini söylerler. Kısacası idealistler, ruhu birincil veri olarak; materyalist kesim ise maddeyi birincil veri olarak ele alırlar. Bunu şu şekilde sadeleştirebiliriz: 

Düşünüyoruz çünkü beynimiz var = Materyalizm

Düşünüyoruz çünkü ruhumuz var = İdealizm

Görüldüğü üzere Frank biz beyinciyiz. He peki nereden geliyor bu idealizm ve materyalizm? Bunu anlamak için insanlığın evrimsel tarihine bakmak lazım.

 İlk insanlarda beynin evrimsel süreci belli bir eşiği aştığında, beyinde neden-sonuç ilişkileri ve düşünce üretimi oluşmaya başladı. Bunda alet kullanımının önemi büyüktür bak, tarihsel materyalizme de göz kırpalım burada.  Neyse, düşünmeye başlayan insanoğlu çevresinde olup bitenlere, doğa olaylarına karşı merak sonucu rahatsızlık hissediyordu. Açıklayamadığı şeylere karşı devamlı bir cevap bulma arayışında ve düşüncesi halindeydiler. Ardından bilgisizliklerini düşünsel yöntemler ve zihinsel muhakemeler aracılığıyla gidermeye çalıştılar ve çevresinde olup biten olayları onlardan daha üst bir bilincin yaptığını iddia ettiler. Yani düşüncelerin maddi gerçekliği yarattığını sandılar. İşte Frank, idealizm budur. Ancak insanlık gelişiyordu, tarihin tekerleği her daim ileri doğru gidiyordu. Bilimler ortaya çıkıp geliştikçe kanıtlar ortaya koymaya başladı ve insanlara, maddesel gerçekliğin düşüncelerinden bağımsız olduğunu göstermeye başladı. İşte materyalizm de budur. Anlayacağın üzere, materyalizm doğanın ve evrenin bilimsel açıklamasından başka bir şey değildir. Bu yüzden materyalizm bilimle kol kola ilerler ve sürekli kendini değiştirerek daha iyiye ve daha doğruya evrimleşir. Tabi materyalizm, ideaları asla reddetmez ancak onların ikincil veri olduğunu ve beyin gibi maddenin ta kendisine bağımlı olduğunu belirtir. Yani Frank, materyalizm inançsızdır, idealizm dindardır; materyalizm devrimcidir, idealizm tutucudur. Başımıza ne geldiyse bu idealistler yüzünden geldi. Halen daha da devam ediyor müptezeller. 

Peki Frank sence bunlar neden önemli? Yani neden materyalizm diye tutturuyor idealizmi yerin dibine sokmaya çalışıyoruz? Çünkü, kabul ettiğimiz teorik bakış, toplum ve doğa içerisindeki pratik hareketimizi belirler. Bunu şöyle bir örnekle açıklayayım; idealizmin inançları oluşturduğunu belirtmiştim. İnançlı, Adem ve Havva’ya inanan bir insan ele alalım. Sence bu kişi doğaya çıkıp fosil arar mı? Tabiki de aramaz. Bu sebeple idealizm toplumların gelişimi önünde bir engeldir. Ancak ne kadar engel olmaya calışırsa çalışsın hiçbir şey insan merakının önüne geçemez. Değişim ve gelişim kaçınılmazdır ve değişmeyen tek şey değişimin ta kendisidir. 

İşte doğayı algılama şeklimiz bu sebepler dolayısıyla materyalisttir. Onu yorumlamamız ise diyalektik olmalıdır. Çünkü maddenin hareketi ancak diyalektik bakışla anlam kazanırken; idealizmin durgun bakışı metafiziğin edilgen yorumuyla anlam kazanır. Diyalektik ve metafiziğe girip daha da uzatmayacağım, bunları tartışmaya kalksak günler sürer. Demeye çalıştığım idealist diyalektik olmaz ve GELDİM HEGEL’E HAHA

Frank: HAYDAAAAAAAAAAAAAAAAA

Deniz Yalnız: Yalnız konuyu aşırı iyi bağladım orada kendimi bi tebrik ediyorum. Şimdi ilk olarak bu çok önemli bir konu! Çünkü Hegel, felsefe tarihinin en önemli filozoflarından biri. Hegel’in felsefesini bu kadar önemli yapan 2 temel unsur var: ilki diyalektik yöntemi. Hegel, diyalektiği bulunduğu konumdan çok daha ileri bir noktaya getirdi. Gerçekten bu konuda hakkını vermek lazım! İkincisi ise tüm felsefesini bir fiyasko haline sokan idealizmi… Hem de öyle böyle bi idealizm değil bu. Hegel’e göre idealar maddi gerçekliği yaratır ve düşüncenin hareketi doğanın da hareketini sağlar. Hegel, Berkeley’in öznel idealizminde yaptığı gibi maddeyi reddetmez ancak her idealistin yaptığı gibi düşünceyi maddenin önüne koyarak ana gerçekliği idealar olarak kabul eder. Yani kendini materyalist olarak tanımlayan bir kişinin tamamiyle karşı olması gereken bir sisteme sahip Hegel. Sırf diyalektik yöntemde bir sıçrama yarattı diye onun idealist sistemini eleştirmeyecek ve çelişkilerini görmeyecek değiliz. Marx’da bunu bildiği için Kapital’in ilk cildinin sonsözünde, Hegel’in idealist diyalektiğinin, kendi felsefesinin tam anlamıyla karşıtı olduğunu ve Hegel felsefesinin baş aşagı durduğunu söyleyerek ayakları üzerine oturtulması gerektiğini belirtmiştir. Çünkü Hegel felsefesi kendi içerisinde çok büyük bir çelişkiyi taşır. Bu, değişimi ve hareketi temel kabul eden diyalektik yöntem ile durgun bir dünya anlayışı sunan idealist sistem arasındaki bir çelişki. Yani bu adamın yöntemi: “her şey değişir” derken sistemi “her şey sabittir” diyor. Ya şimdi böyle bir şey olabilir mi? Bu nasıl saçmalık Frank? Diyalektiği, maddi dünyanin hareketinin sonucu olduğu halde, sonuçta yalnızca düşüncenin hareketi ve çelişkileriyle ilgileniyor. Bu yüzden Hegel diyalektiği sadece düşüncenin diyalektiğidir. Bunların dışında adamın tarihsel olmayan bir doğa anlayışı var. Bu da idealizmi yüzünden tabi. Yani Hegel’e göre doğa sürekli aynı kalıp sonsuza dek aynı hat üzerinde hareket eder. Tam bir burjuva bilgini ve o dönemin Alman toplumuna uyumlu olan ne varsa onu söylemiş birisi. Uzun lafın kısası kendini materyalist kimlikte tanımlayan birisi Hegel’i aşmalıdır. 

Frank: Bertrand Russell felsefe etiketini taşımış pek çok şey kanıtlandıktan sonra felsefe olmaktan çıkıp bilim oluyor diyor.

Deniz Yalnız: Buyur nereden çıktı bu şimdi? Saçmalamış tabiki de. Şeylerin kanıtlanıp bilim halini alması o şeyin düşünsel kökenlerinin felsefe alanında yer aldığı gerçeğini mi değiştiriyor? Tam tersine bu durum felsefeyi daha da önemli bir hale sokuyor. Örneğin, Demokritos Antik Yunan’da atom kavramını ortaya atıp asırlar sonra bu kanıtlandığında atom fikri felsefi kökenini ve zeminini yitirdi mi? Tabiki de hayır. Tam tersine Demokritos’u ve dehasını daha da konuşur hale geldik. Yani felsefenin önemini daha da perçinledi bu. Felsefe insan düşüncesinin bir ürünüdür, düşünce var olduğu sürece felsefe de var olacaktır. Gördüğün üzere Bertrand Russell’ı da çürütmüş bulunuyoruz. Kendisi büyük bir beyin ama liberal ve agnostik olduğu icin saçmaladığı yerler var. Agnostik dedim bak bu konuya değinmeden olmaz. 

Felsefede iki ayrı temel kol olduğundan bahsetmiştim. Agnostisizm, bu 2 ayrı kol olan idealizm ile materyalizmin uzlaştırılma çabasindan doğmuş bir felsefedir aslında. Agnostiklere göre dünyanın gerçekte ruh veya madde olduğu bilinemez ve şeylerin dış görünüşlerini bilebilir ancak onların özüne dokunamayız, gerçeği bilemeyiz. Bu felsefenin kurucuları Hume ve Kant, aslında Antik Yunan’da Protagoras’da agnostik olarak anılır da her neyse. Yani bu adamlar gerçegin özünü bilemeyeceğimizi iddia ederler. Peki bu neden yanlış? Çünkü alınan bu tavır şeyleri bilmemizde en büyük silahımız olan bilimi ve onun materyalist değerini küçümsemektir. Engels “Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm” kitabında agnostikler hakkında şöyle der: “bilinemezcilerin doğa anlayışı tamamiyle materyalistken; bilinen evrenin ötesinde bizden üst bir bilincin olabileceğini iddia ederek bunu çürütmemize yarayacak hiçbir aracın olmadığını söylerler. Bu sebeple agnostisizm utangaç bir materyalizmdir.” Yani agnostisizm aslında idealizme kayan bir felsefe. Agnostiklerin ilk olarak şunu anlaması gerekiyor: tanrı bilimin konusu değil felsefenin konusudur. Çünkü bilim maddi veri alabileceği şeylerle ilgilenir. Az önce yaratıcı kavramının, insanlığın açıklayamadığı şeylere olan anlam getirme isteğinden doğduğunu anlatmıştım. Doğuşu böyle subjektif ve idealist temelde olan bir kavrama karşı bilinemezci bir tavır almak doğru mudur? Yani tanrı konusunda bir mistisizm yaratarak ortalığı bulandırmanın hiçbir anlamı yok. Biz materyalist adamız, şeyleri ve doğayı madde temelinde açıklar, şeylerin bilim gibi pratik alanlar ve deneyimler sayesinde bilinebileceğini söyleriz. O yüzden agnostisizm gibi orta yolculuğa ihtiyacımız yok. Ayrıca bu bilinemeyen şey ne? Ne ya bu neyi bilemiyoruz? Valla yeter ya.

Frank: Hadi edebiyata geçelim. Var mısın kampanya falan başlatalım herkesi Steinbeck'in Bitmeyen Kavga'sını okumaya teşvik edelim.

Deniz Yalnız: Bak Steinbeck dedin beni benden aldın. Steinbeck benim için gerçekten çok önemlidir. Benim en sevdiğim yazardır. Yeryüzündeki mehdidir. Ya ben bir şey itiraf etmek istiyorum 70 milyonun huzurunda. Ben Fareler ve İnsanlar’ın sonunda ağladım. Okuduğumda 17 yaşındaydım ve odama kapanıp salya sümük 15 dakika boyunca ağladım. Lennie hak etmemişti bunları, hiçbirini hak etmemişti... Ben zaten edebiyatta bunu çok severim yani okuduğum bir kitap beni etkilemeli, ben o kitabın etkisinden 1 hafta çıkamayım. John Steinbeck bu etkiyi bende çok iyi yapıyor. Mesela Knut Hamsun – Açlık kıtabında da baya etkilenmiştim. Acayip yaşantıları olmuş bu adamların ve tüm o acılarını, umutlarını, gözlemlerini hep kağıda, hikayelerine aktarmışlar. O yüzden roman okumak çok önemli. Roman okuyan insan, kişileri ve olayları çok daha farklı değerlendirir, farklı bir perspektif geliştirir, algısı genişler. Çünkü niye biliyor musun? Romanlar toplumun ve insan yaşantısının ta kendisini yansıtır. Edebiyatçıların beslendiği ve ilhamını aldığı toplumun ta kendisidir. Yani yazarlar ilhamlarını gökten ve gaipten değil doğrudan doğruya hayatın kendisinden alırlar :) 

Sen ne diyordun heh Bitmeyen Kavga. Bitmeyen Kavga Steinbeck’in en iyi romanıdır. İşçi sınıf hareketini ve sınıfın günlük yaşantısını kusursuz bir şekilde anlatarak, kapitalizmin ve sermayenin eleştirisini harika bir şekilde sunar. Ya harikulade bir kitap bak bu. Bu kitabı okumayan eksiktir yarımdır. Hatta ben de 2. Kez okuyayım bak iyi hatırlattın. Dediğin kampanyayı da yapalım tabi. Zaten böyle güzel şeyler yayılmalı, müzeler ücretsiz olmalı, sanatçı olsam korsana da ses etmezdim hahaha

 Frank: Yalnız biz direkt felsefe bilim girdik hiç senden bahsetmedik.

Deniz Yalnız: Ya Frank sana bir şey diyim mi? Kendimle ilgili konuşmayı oldum olası hiç sevmemiş biriyimdir. Bu konuşmayı okuyanların zaten az çok nasıl biri olduğumu anlayacaklarını düşünüyorum. Kendimi övmeyi falan gerçekten hiç sevmem. Sadece şunu diyebilirim: okumayı, kendimi devamlı geliştirmeyi ve üretmeyi kendim için bir ilke haline getirmiş biriyim. 

Yalnız felsefe, bilim, edebiyat konuştuk ama sanata değınmedik ve sanatın benim hayatımın büyük bir kısmında çok önemli bir yeri oldu. Ben, 13 yaşımdan 20 yaşıma kadar İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Müzik Bölümü Fagot enstrümanında eğitim almış biriyim. Yani sanat ve özellikle klasik müzik diyince benim için akan sular durur. Ya şimdi düşünüyorum da ne zamanlardı ya. Abi düşünsene 16 yaşındasın ve 8 tane profesöre Vivaldi’nin La Minör konçertosuyla final sınavı veriyorsun, sonra temsiller, armoni, teori falan da var. Acayip bir stresti ve bana çok şey kattı konservatuar yaşantım. O yaş aralığını çok verimli ve üretken geçirdiğimi düşünüyorum. Son zamanlarda da yeni tutkum teleskopla uzaya bakmak. Böyle yani Frank… Kendini geliştirmeyi, okumayı, hep daha iyiye doğru gitmeyi, merak edip o merak ettiklerinin üzerine gitmeyi hayat felsefesi etmiş biriyim.