Reportare

Menü

Kategoriler

Arama

Bay Frank'ın bu haftaki konuğu Agente Increible ...

Bay Frank: Hoşgeldin Doktor.

Agente Increible: Hoşbulduk diyeyim ancak bayram tatili sebebiyle muhtemelen röportaj yapacak kimseyi bulamayınca her daim yedekte bekletilen saf eski sevgili misali bana dönmen de dikkatimden kaçmadı

Bay Frank: Evet aslına bakarsan Levent Üzümcü ve Ayçe Abana gibi isimlerden sonra seninle röportaj yapmam kariyerim için çok büyük bir düşüş oldu.

Agente Increible: Sanırım ben de en son röportajı Sinem Dönmez'e vermiştim. Yani benim için de durum çok farklı sayılmaz

Bay Frank: Ben standartlarımı iyice düşürüp Acerakis'le de röportaj yapmayı düşünüyorum

Agente Increible: Almanca ve Rumca'ya hakimsen deneyebilirsin zira ne zaman sıkışsa bu dillere başvuruyor. Yine de Aris'in hatırına katlanıyoruz kendisine

Bay Frank: Rönesans insanı sanki bana ya ben dünya vatandaşıyım her dili bilirim modunda geziyor

Agente Increible: Artık benden bahsedebilir miyiz lütfen. Zira hiç hayalimdeki röportaj gibi başlamadı bu

Bay Frank: Sen kendini tanıyor musun ki senden bahsedelim

Agente IncreibleAgente Increible: Anlaşılan siz buraya Sezar'ı övmeye değil gömmeye gelmişsiniz sayın Costanza. Çok beğendiğiniz Faulkner görse bu tavrınızı son derece ilkel yargılara dayanan üstelik kaba bir davranış olarak nitelerdi. Gördüğün gibi son derece süslü cümleler kurabiliyorum. Sorularında bu kaliteye yaklaşmayı denersen sevinirim.Buyrun başlayalım

Bay Frank:Şimdi sen böyle diyince ben de kendimden utandım abi. Özür dilerim.

Agente Increible: Frank.... Dürüst ol soru hazırlamadın değil mi?

Bay Frank: Ya abi bayramda tatil yaptık bir de soru mu hazırlayacaktım shshshshshshs. Sağlıktan bahsedelim. Sağlık sistemi nereye gidiyor böyle?

Agente Increible: Bu oturup sabaha kadar üzerinde konuşabileceğimiz bir başlık. Konunun üç ayrı ayağı var zira; devlet açısından sistem ne durumda, sağlık hizmeti verenler açısından sistem nasıl ve en önemlisi sağlık hizmeti almaya ihtiyaç duyanlar için sistem ne alemde.ilki açısından durum fena değil ama daha ucuza mal edilse daha iyi olur şeklinde ilerliyor. ancak çalışanlar ve hastalar açısından mevzu o kadar basit ve parlak değil. Aslında özeti şu; Türkiye'deki sisteme dayalı olması gereken herşey nereye gidiyorsa sağlık sistemi de oraya gidiyor.Ve meşhur illuzyonumuz burada da ortaya çıkıyor tabi; ücretsiz ve eşit sağlık hizmetine belki en çok ihtiyaç duyan kesim için tıpkı ekonomi, eğitim vs gibi çok iyi gidiyor algısı hakimken daha kalifiye ve eğitimli kesim iyi gitmediği konusunda hemfikir. Bu yazıyı okuyan çoğu kişi için sağlık hizmeti alanların sorunları daha önemli olduğundan üç tane soru sorayım;

1-Nitelikli ve kalifiye sağlık hizmeti alabiliyor musunuz?
2- Nitelikli ve kalifiye sağlık hizmetine kolay ulaşabiliyor musunuz?
3- Eğer vergi ödediğiniz bir devlet sistemindeyseniz en temel hakkınız olan sağlık hizmetini ücretsiz olarak alabiliyor musunuz?

Bu üç sorudan herhangi birisine cevabınız evet değilse sistem iyiye gitmiyordur.

Bay Frank: Retorik sorular konumuna gelmiş sorular zaten bunlar. Ben geyik olsun diye konu açmıştım sen baya sert girdin doktor. Güzel bir şeyler içelim gevşeyelim.

Agente Increible: Ok. Viski alayım, oda ısısında sek ve buzsuz lütfen

Bay Frank: Şimdi seninle çok özel bir şey konuşacağım. Çocuğun hakkında. Nasıl bir çocuk yetiştireceksin? Geçenlerde mükemmel bir flood yaptın. Kendimi Fernando Savater'in Ahlak Üzerine Öğütler adlı mükemmel kitabını tekrar okuyormuş gibi hissettim. Yani aynı şeyler değildi tabii ama anlayışlar benzerdi.

Agente Increible: Çocuk yetiştirmek benim için çok iddialı bir hedef olur. Otuz altı yaşındayım henüz kendimi yetiştirebilmiş değilim. Bir hedef koymak mümkünse -ve çok da gerekliyse- her türlü toplumsal ve dogmatik kriterden bağımsız, nasıl hissediyorsa ve nasıl olmasını arzu ediyorsa öyle yaşayacağı bir hayatın temel taşlarını ona hazırlamak, gideceği yönde ona can yoldaşı olabilmek isterim.Benim çocuğum o evet ama bana değil kendisine ait hayatı. Yolunu kendi çizecek.

Bay Frank: Bu kadar kısa bir cevapla geçiştiremezsin bu soruyu. Genel olarak neden hastalıklı bireyler yetişiyor anlatmak zorundasın bu halka bunu borçlusun.

Agente Increible: İster hastalıklı ister mükemmel bireyler olsun eni sonu öyle veya böyle tek bir kavrama bağlanıp kalıyor: anne.Ben baba kavramının bu kadar dış kapının mandalı bir şey olduğunu baba olduktan sonra anladım. Anne üretici baba komisyoncu. Çocuk özellikle ilk yıllarda tamamen anneye ait bir şey.Buraya kadar çok şirin ve naif olsa da sorun da tam burada başlıyor aslında. Anne nasıl bir ortamda yetişti? Zira bahsettiğin ufak floodda da yazdığım gibi anne eğer sevgi adı altında hastalıklı ve bağımlı bir oğul yetiştirdiyse o oğul anne hayatından çekildiği zaman da aynı dünyanın hakimi rolünü sürdürmek istiyor.en iyisi, en güzeli, en güçlüsü, en hakimi o olmak istiyor ve bu sorumluluğu bu sefer ilişkide olduğu kadınlara yüklemeye yelteniyor.kadın sürekli ona iyi hissettirmek, en güçlü, en büyük, en yüce oymuşcasına davranmak zorunda.Bunu bulamadığı vakit ise kendine biçtiği en değerli titri kaybediyor olmanın öfkesi gelip yerleşiyor içine.sonrası gazetelerin üçüncü sayfa haberleri; ayrıldığı eşini üç yerinden bıçakladı, aldattığını düşündüğü nişanlısına kezzap döküp yaktı, kız arkadaşını herkesin içinde tokatladı vs vs.annenin ona verdiği ve aslında haksız olan erk'i koruyabilmek -ki o erk onun en kıymetli şeyi zira kendini geliştirmesine hiç imkan tanınmadı, o zaten hep en büyüktü- adına her türlü yola başvurdu.Çocuklarımızı iyileştirmek adına stresten uzak tutuyoruz. oysa ki stres ve kaygı vücutta anabolik (yapıcı) kortizonları ve büyüme hormonunu en çok salgılatan şeydir. İnsan ve insan yavrusu stresle, travmayla büyür ve gelişir. Bunu onlardan aldığımızda mutlu değil hastalıklı çocuklar yetiştiriyoruz sadece. Kaygı mühimdir, onların olması gereken kaygıları biz üstlendiğimiz zaman çocuklarımızı da güdük bırakıyoruz. Bunu fark etsek bile yeter

Bay Frank:Ne zaman telefonda konuşsak sigara içiyorsun, tesadüf mü yoksa telefon sigara birlikteliğine şartlandın mı?

Agente Increible: Hayır ne zaman sigara içecek olsam sen arıyorsun. Şaka bi tarafa var öyle koşullanmalarım, Pavlov'un köpeğiyiz

Bay Frank: Kurt Vonnegut 12 yaşından beri filtresiz Pall Mall içiyorum 82 yaşıma geldim ve hala sapasağlamım diyerek Pall Mall'a dava açacağını söylüyordu. Genetik en büyük faktör sanırım.

Agente Increible: Genetik çok büyük faktör, hatta ne kadar büyük yer kapladığını henüz bilmiyoruz bile. Ancak bu edinsel faktörleri göz ardı edebiliriz anlamına gelmiyor Sonuçta genetik faktörlerinizi değiştiremezsiniz, babadan kalma icra ihtarnamesi gibi duracak kromozomlarınızın üzerinde. Dolayısıyla sağlıklı yaşam için elimizde olan edinsel faktörlere konsantre olmak daha mantıklı. Ayrıca Vonnegut sözelci olduğu için denklemi eksik kurmuş. Söyle açıklayayım; Sigara içenlerin sadece %5'i akciğer kanseri oluyor evet ama öte yandan tüm akciğer kanseri olanların %96'sı sigara içicisi.

Bay Frank: Vonnegut aslında mühendis ama burada yanılmış.

Agente Increible: Kendisinin tıbbi geçmişi de var, mevzuya elbette hakim. O kurduğu cümlede asıl amaç mevcut ABD yönetimine özellikle de Bush'a küfür etmekti sanırım zaten

Bay Frank: Ooo bilmiyordum tıbbi geçmişini. Sayende bir şey daha öğrendim. Bu röportajı Acerakis'le yapsaydım sıkıntıdan patlardım herhalde. 4. Seviyede Akciğer kanseri teşhisi koyulsaydı kemoterapi alır mıydın?

Agente Increible: Bu biraz zor soru. Hekim tavsiyesi olarak değil sadece kişisel tercih olarak cevaplayayım izin verirsen.
Açıkcası bir gün başıma öyle bir şey gelirse planım hazır. Buradan çok uzakta bir zamanlar çok huzurlu bir kaç gün geçirdiğim bir ev var, önünde sakin bir göl Oraya gideceğim, geri kalan zamanı tam sukunetle geçirmeyi arzu ederim.Öte yandan bu umutsuz olunması gerekir anlamına gelmiyor, Benzer durumdaki hastalar elbette hekimlerinin tavsiyesi doğrultusunda tüm tedavi imkanlarını denemeliler. Benimki tamamen kişisel bir seçim

Bay Frank: Ben de senin göl evinde vakit geçirirdim gibi geliyor. Evet yazarlara gelelim. Seni kendinden geçiren işte tam olarak bu dediğin yazarlar hakkında konuşmanı istiyorum şu an.

Agente Increible: Çok var. Daha doğrusu beni kendimden geçiren değil de beni alıp kitabın geçtiği yerin ta içine götüren, gerçekten nerede olduğumu unutturan çok yazar var. Orhan Kemal var, Saramago var, Marquez var, Steinbeck var, Faulkner var, London var, Orhan Pamuk var?? ahahahah şaka lan en sonuncusu yok tabi.Bu ara Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı'nı yeniden okuyorum mesela, çok enteresandır ilk okuduğum zaman anlamlandıramadığım şeyler yerine oturuyorken ilk seferinde anladığım kısımları şu an çok net zihnime oturtamıyor gibi hissediyorum. Sen değiştikçe sana verdikleri ve hissettirdikleri de değişen bir kitap Foucault Sarkacı, daha dün bunu düşündüm.Bu arada verdiğim isimler arasında Rus edebiyatına hiç girmedim oraya girersem çıkamam. Bilinen büyük abilerin yanında çok daha fazla bilinmesi gereken muhteşem yazarlar da var. Bulgakov örneğin,edebiyatın en underrated, neden bu kadar göz ardında kaldığına en anlam veremediğim yazarlarından birisi.

Bay Frank: Sohbetin için çok teşekkür ederim. Bence burada bırakalım sonlandırmayalım. Çavdar Tarlasında Çocuklar'ın sonu gibi olsun.

Agente Increible: Bence de bırakalım. Zira o bahsettin kitapta da denildiği gibi ; "Demek istediğim şeyi anlatamıyorum. Anlatabilsem de, anlatmayı isteyeceğimden pek emin değilim"